Mutluluk zorunluluğu; Ne zaman mutsuz olma hakkımızı kaybettik?
Bugün modern toplumda görünmez ama demirden bir kuralımız var: Mutlu görünmek zorundasın.
Sosyal medya akışlarına baktığımızda herkesin hayatı harika, kariyerleri kusursuz, ilişkileri masalsı ve sürekli bir gelişim halindeler. Peki ya arka plandaki gerçekler?
Toksik Pozitivizm: Acıyı, yorgunluğu, hayal kırıklığını veya öfkeyi bastırmak; bireyin duygusal olarak robatotlaşmasına yol açıyor.
Mutluluğun Pazarlanması: Endüstri, mutsuzluğumuzu bile bize "kişisel gelişim" kılıfıyla pazarlıyor; her an "daha iyi" olmak zorunda olduğumuz inancını aşılıyor.
Yalnızlaşan Acılar: Herkes sadece gülümseyen yüzünü sergilediğinde, insan kendi içindeki karanlıkla yapayalnız kalıyor. Çünkü zayıflık göstermek modern dünyada neredeyse bir suç.
Sosyolojik olarak bu durum, duygularımızın bile metalaştığını ve kontrol altına alındığını gösteriyor. Gerçek toplumsal bağlar ise sadece kusursuzlukta değil, kırılganlıklarımızı ve ortak dertlerimizi paylaşabildiğimizde kurulur.
Peki, en son ne zaman "Bugün kendimi çok kötü hissediyorum" diyebildiniz? "Aslında hepimiz hayat sahnesinin arka planında kendi gerçekliğimizi yaşar, ama bunu toplumun gözünden 'arka sahneye' gizleriz." "Toplumsal yaşamın ön sahnesinde kusursuz rollerimizi oynarken, gerçek yorgunluklarımızı ve kırılganlıklarımızı arka sahneye saklıyoruz."
Buradaki "arka sahne" (back region/stage) kavramı; bireyin toplumsal normlardan, yargılanma korkusundan ve rollerinden arınarak kendi gerçek benliğiyle baş başa kaldığı, maskelerini çıkardığı mahrem alanı ifade eder. Sizce ne zaman bı arkadaşımıza, kendimi kötü hissediyorum? Konuşabilir miyiz diyebildik? Aslında bu çaba bizi öz benliğimize yabancılaştırırken, acılarımızın ve ruh halimizin bile birer meta haline gelmesine yol açıyor." veya "Böylece hem kendi hakiki benliğimize yabancılaşıyor hem de duygusal dünyamızı bir tüketim nesnesine dönüştürüyoruz. Acılarımızın bile tüketileceği, mutsuzluğumuzun suç sayıldığı bu düzende, kendi hakiki sesimizi yeniden duymanın bir yolu kaldı mı?" Kaynakça; Zygmunt Bauman – İskontolu Hayatlar: Modernitenin Tükettiği İnsanlar (Can yayınları Zygmunt Bauman – Akışkan Modernite (Can Yayınları).Eva Illouz – Duygusal Kapitalizm: Duyguların Günümüz Ekonomisinde Aldığı Şekil (İletişim Yayınları)



Mutlu görünme zorunluluğu, özellikle Amerikan toplumunda kültürün getirdiği güçlü bir yansıma olarak topluma yerleşmiş görünüyor. Bireyselleşmenin yarattığı bu illüzyon, insanları derin bir yalnızlığa sürükleyebiliyor ve toplumdaki intihar oranlarının artmasında da bir rol oynadığı düşünülebilir. İnsanlar artık gerçek dertlerini birbiriyle paylaşmakta zorlanıyor.
Benim kanaatime göre dertler genellikle gelip geçicidir; insan, yaşadığı en ağır durumların içerisinde bile sonsuza kadar kalmaz. Fakat bu yüzeysel düzende insanlarla köklü bağlar kurmak giderek zorlaşabiliyor. Arkadaşlık türleri bile adeta kategorilere ayrılmış durumda: İş arkadaşı, oyun arkadaşı, iyi gün arkadaşı, yürüyüş arkadaşı, etkinlik arkadaşı, çocukluk arkadaşı... Değişen dünya düzenine ayak uydurmak kolay değil. Her insanın kendi geçmiş deneyimleri, farklı bakış açıları ve kendine özgü bir hayat görüşü var. Ancak günümüzde ilişkiler bazen çabalamaya değer görülmeyebiliyor; derin dostlukların yerini daha yüzeysel ilişkilere bıraktığına sıklıkla tanık oluyoruz. Öte yandan, zaman algımızdaki illüzyon ve baş döndürücü teknolojik gelişmeler, hayatımızı kolaylaştırmaktan ziyade bizi zamanı verimli kullanmakta zorlayabiliyor. Her geçen gün ilerleyen yapay zekâ uygulamalarıyla birlikte gerçekliğin kendisini daha sık sorgular hale geliyoruz. Küresel yapının bu hızlı değişimi, sahip olduğumuz zamanı tüketirken bizi adeta sürekli bir fayda-zarar analizine itiyor. Oysa mutlu olmak da tıpkı öfke, çaresizlik veya üzüntü gibi insani ve geçici bir duygudan ibarettir. Sosyal medyada yansıtılan mutlu olma baskısı anlık bir gerçekliğe karşılık gelse de izleyicinin farkındalığına, algısına ve kendine bakış açısına göre farklı şekillerde alımlanabilir. Bu durum, bireyde sıklıkla bir "geç kalmışlık" hissine ve zamanla eylemsizliğe dönüşen bir yetersizlik duygusu üretebilir. Esasen statü fark etmeksizin her insan hayatın zorluklarını birebir deneyimler. Sosyo-ekonomik statü bu zorlukları daha hızlı aşma ve kendi potasında eritme kolaylığı sunabilirken; bu imkânlara sahip olmayanlarda ise çaresizlik hissini pekiştirebilir. Tüm bu çalkantıların ortasındaki "mutlu olma baskısı", bireyin kendine adım adım yabancılaşması riskini doğurabiliyor. Bir sosyolog olarak var olan tüm bu değişimleri ele alırken zihnimde ciddi bir sosyolojik yığılma hissediyorum; bu durumun biz sosyologların zihinsel yükünü her geçen gün daha da artırdığını düşünüyorum.